brass colored chandelier
, , ,

Genç Bir Şaire Mektuplar – Rilke’den Öneriler

Written by

·

Aylık hedef yazısı yazmadığım çok nadir aylardan bir. 12 günlük bir Türkiye seyahatim vardı.(şu an Antalya’dan yazıyorum) Araya uzun bir seyahat girip bölündüğümde hedefler sürdürülebilir olmuyor. Dinlenmeye, düşünmeye, durmaya, hayallerimle tekrar temas etmeye ihtiyacım var. Bu süreçte Rainer Maria Rilke’nin “Genç Bir Şaire Mektuplar” kitabını okudum.

Kitap aslında 69 sayfalık incecik bir eser. Rainer Maria Rilke’nin, Franz Xaver Kappus’a yazdığı on mektubu içeriyor. Ama sindire sindire okumak istediğim için iki saatte okuyup kenara atamadım. Yüzde yüzünü anladığımı da düşünmüyorum. Bazı kitapları anlamak için doğru bilgi ve olgunluk düzeyinde olmak, doğru zamanda okumak gerekiyor.

Rainer Maria Rilke

Kitap Rilke’nin hayatı ve eserlerine dair küçük bir tanıtım ile başlıyor. Geçmişte yazar, filozof, sanatçı olan insanların hayatlarını okuduğumda ne kadar farklı ülkelerde yaşam deneyimi elde ettiklerini görüp şaşırıyorum. İstediğimiz kadar “dünya küçüldü, globalleşti, seyahat imkanları arttı” diyelim, pasaportlar, belirgin sınırlar, statü kaygıları, içinden çıkamadığımız mesai döngüsü, vize evrakları, yaşam koşulları derken şu an Nietzsche ve Rilke gibilerin yaşadığı kadar farklı ülkede yaşamak pek mümkün olmuyor.

Örnekler verecek olursam; Rilke Prag’da doğmuş. St. Pölten ve Linz’de okumuş. Münih ve Berlin’de okumuş. Rusya’yı, İskandinavya’yı, İtalya’yı, Fransa’yı dolaşmış. Bremen yakınlarında ressamlarla temasa geçmiş, Paris’te Rodin ile arkadaşlık etmiş. Adriatik sahilinde Tour ve Taxis Prensesi’nin daveti üzerine Duino Sarayı’nda oturmuş. Valais Alpleri’nde Dr. Weiner Reinhart’ın kendisi için satın aldığı köşkte kalmış. Ve 1926 yılında bu köşte ölmüş.

Zaten mektuplara bakarsak, Rilke kah Paris’ten, kah Floransa’dan, kah Roma’dan, kah Prag’dan yazmış. Hiç yerinde durmamış. Bu seyahatler ucuz uçak bileti kampanyalarını takip edip Cuma’yı bağlayıp en turistik noktalara tik atmak gibi değil. 🙂 Prag, Roma sokaklarında kaybolmak, hayat deneyimi elde etmek gibi daha çok.

“Hayatımız değişerek gelip geçmekte, dış hayatımız azalarak akıp gitmekte ve buna karşılık içimizde bir dünya vücuda gelmektedir.” Rilke

Genç Bir Şaire Mektuplar

Başkalarına Danışmak

Kappus, Rilke’ye “mısralarının iyi olup olmadığını” soruyor. Cevaba birazdan geçeceğim, ama Genç Bir Şaire Mektuplar kitabında en etkilendiğim kısımlardan biri buydu. Tutku duyduğumuz, kendimize karşı inanç beslediğimiz konularla ilgili olarak başkalarından çok fazla görüş alıp zihnimizi bulandırmayı doğru bulamıyorum. Herkesin görüşünü alsam yıllardır tüm çevremin bildiği şekilde blog da yazamazdım. Belki 10 küsür yıllık işimden istifa edip öylece Londra’ya da gidemezdim. Emin olun ilgili, ilgilisiz herkesin her şey hakkında iyi, kötü bir fikri var. Hele de bizim toplumumuzda bu fikirler dile getirilmekte hiç gecikmiyor. 🙂 Tavsiye sormayı geçtim, hayat daha biz sormadan onlarca tavsiyeyi üzerimize yığanlarla dolu. İşte Rilke bu noktada ruhumu besleyen parolayı çiziyor;

“Mısralarınızın iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bunu bana soruyorsunuz. Bundan önce de başkalarına sordunuz, onları dergilere gönderiyorsunuz, başka şiirlerle kıyaslıyorsunuz ve bazı yazı komisyonları denemelerinizi reddedince huzurunuz kaçıyor. Rica ederim bunlardan vazgeçin. Bu hususta size hiç kimse bir tavsiyede bulunamaz, hiç kimse size yardım edemez. Yalnız tek bir çare vardır: İçinize dönünüz. Sizi yazmaya sevk eden sebebi araştırınız. Bu sebebin köklerinin kalbinizin ne derece derinliklerine kadar uzanıp uzanmadığını yoklayınız. Yazmanız menedildiği takdirde artık yaşayıp yaşamayacağınızı aklınızdan geçiriniz. Özellikle gecenizin en sessiz anında, “Yazmaktan vazgeçmeli miyim?” diye kendi kendinize sorunuz. İçinizden derin bir cevap çıkarmaya çalışınız. Eğer bu cevap olumlu ise, kuvvetle, sadece “Mecburum” diyebilirseniz o zaman hayatınızı bu ihtiyacınıza göre kurunuz.”

İçe Dönüş

Rilke mektuplarında pek çok kez yalnızlık, çocukluk dönemi, içe dönüş gibi konulara değiniyor. Koçluk’ta da yıldız aslında kişinin kendisidir, cevaplar hepimizin kaynağında yer alır. Sadece onlara ulaşmak için bazen destek almak gerekebilir. İç kaynağa dönmeden gerçek hayallere, bize samimiyetle tatmin verecek anlara kavuşmak çok mümkün değil.

İç olayların çoğu dile getirilemez. Onlar öyle bir mekanda meydana gelirler ki, oraya asla nüfuz edilemez.

Rilke’nin bu satırları da aklıma koçluk eğitiminde şu cümleleri hatırlattı. “Bazen duygular sözcüklerle dile getirilemez. Duygularımızı anlatmaya kalktığımızda aslında bahsettiğimiz şey düşüncelerimizdir.” İçte, en derinde olan biten her şeyi olduğu berraklığıyla dışarı aktarmak kolay değil.

Eğer dışa bakarsanız ve duygularınızın ancak en sessiz anlarda cevap verebileceği sorulara siz dıştan cevap beklemeye kalkarsanız, gelişmenize kuvvetle engel olmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız.

Yanıtı Bilmediğimiz Sorular

Hayatı bazen bölüm bölüm tamamlanan video oyunlarına benzetiyorum. Bir sonraki bölümü merak edebilirsiniz, ama nelerle karşılacağınızı bilmezsiniz. O yüzden bir şeyler dilerken “nasıl olacağı” üzerine çok fazla kafa yormak mantıklı gelmiyor bana. Hayatın sonsuz olasılığı ve fırsatı var, “nasıl” kısmına limitli zihninle aradığın yanıtlar çok doğru olmayabilir.

Genç Bir Şaire Mektuplar kitabında Rilke, yanıtsız sorularla ilgili şunları söylüyor;

Halledilmemiş her şeye karşı içten sabretmenizi ve soruları kapalı odalar ve yabancı bir dilde yazılmış kitaplar gibi sevmenizi rica ederim. Henüz daha yaşamadığınız için size verilemeyecek olan cevapları şimdi araştırmayınız. Her şey yaşanmak ister. Siz şimdi sorularınızı yaşayınız, belki o zaman yavaş yavaş hiç farkında olmadan, bir gün, bu cevapları bulursunuz.

Yalnızlığa Övgü

İnsana gereken yalnız: Yalnızlıktır, büyük iç yalnızlığıdır. İçine dönmek ve saatlerce kimseye rastlamamak, insan buna erişmeli. Tıpkı çocukluğunda olduğu gibi büyükler çok meşgul göründüklerinden ve hareketlerinden de bir şey anlaşılmadığından, kendilerine önemli ve büyük görünen şeylerle iç içe dolaşırken sen yalnızlığının tadını çıkar.

Sosyal medya hayatlarımıza girdikten sonra yalnız da kalamıyoruz bence. Halbuki insanın dönem dönem sadece kendisine kaçmaya, yalnız olmaya çok ihtiyacı var. İki senedir tek başıma yaşadığım halde en çok kendime kaçabildiğim anlar Hampstead Heath ormanında telefonu bir kenara bırakabildiğim, bankımda oturup uzun uzun düşünebildiğim, hissedebildiğim zamanlar. Bu tür bir yalnızlık gerçekten de tadı çıkarılası.

Sevgi

Yoga eğitimlerinden birinde sevginin en güçlü frekans olduğu geçer. Rilke de bütün imtihanların sevgi için verildiğine şu satırlarla değinmiş;

Sevgi de güçtür. İnsanın insanı sevmesi: Bu belki, bize verilmiş olan vazifelerin hepsinden daha güçtür, belki de en sonuncusudur; son tevrübe ve son imtihandır; bunun yanında bütün diğer işler, onun için sadece bir hazırlıktır.

Kederi Kabullenme

Bizler acıyla, kederle karşılaştığımızda ilk yapmaya çalıştığımız şey ondan hızlıca kaçmaya çalışmak, debelenmek, şikayet etmek oluyor. Kimse acılar içinde bir hayat düşlemez tabii ki, ama bizi büyüten, bir noktaya taşıyan, bazen kıymet bilmemizi ya da elde ettiğimiz şeyden daha fazla tatmin olmamazı sağlayan şey de bu zorluklar oluyor. Öz Şefkatli Farkındalık kitabında acıyı, kederi reddetmeden şifalanma üzerine pratikler var. Genç Bir Şaire Mektuplar kitabında da Rilke’nin benzer yaklaşımı mevcut;

Eğer önünüze henüz hiç görmediğiniz büyüklükte bir keder çıkarsa, eğer üzerinizden bir huzursuzluk geçerse korkmamalısınız, aksine, içinizde bir şeyler olduğunu, hayatın sizi unutmadığını, sizi elinde tuttuğunu düşünmelisiniz, o sizi düşürmeyecektir. Neden herhangi bir acıyı, herhangi bir kederi sıyırmak istiyorsunuz? Mademki bu hallerin sizi nasıl işlediğini bilmiyorsunuz, neden bunların nereden geldiğini ve nereye gittiğini sormakla meşgul oluyorsunuz. Eğer başınıza gelenlerden bir parçası hastalıklı ise, o zaman uzviyetin kendisini yabancı şeylerden kurtaran çarenin hastalık olduğunu düşününüz. Burada ona sadece hasta olması, hastalığı tamamıyla alması, sonra da hepsinden birden kurtulması için yardım edilmelidir; çünkü ilerleme budur. Bir hasta gibi sabırlı, nekahat devrinde bulunan biri gibi de güvenli olmalısınız; belki her iki hal sizde vardır; belki daha fazlası da vardır: Siz aynı zamanda, kendisine de bakması gereken doktorsunuz. Fakat bazen doktorun da beklemekten başka bir şey yapamadığı günler vardır. Siz de kendi kendinizin doktoru olduğunuza göre, yapacağınız iş beklemektir.

Kendi kendinizi fazla tetkik etmeyiniz. Olanlardan çabucak neticeler çıkarmaya çalışmayınız; bırakınız, onlar istedikleri gibi olsunlar.

Hayatın Her Şeye Hakkı Var

Kitabın 9. mektubunda yine ruhumun derinlikleriyle temas eden şu satırlar var;

Sonra da bırakın hayatınızda olanlar olsun. Bana inanınız: hayatın her hal üzerinde bir hakkı vardır.

Evet hiçbirimize mutluluk garanti edilmedi, iyi şeyler vaad edilmedi. İsyanlardan, surat ekşitmekten, memnuniyetsizliklerden, kurban psikolojilerinden, döngünün içine hapsolma hissinden her şeyden ve herkesten sıyrılarak baktığımızda: hayatın her şeye hakkı var.

Düşebiliriz. Kötü seçimler yapabiliriz. O seçimleri düzeltmek isterken daha kötülerine göğüs gerebiliriz. Başarabiliriz. Başarımızı ertesi gün bile olmadan önemsizleştirebiliriz. Geçmişin pişmanlıkları, geleceğin kaygıları yakamızı bırakmayabilir. Bazen hiçbir şeye müdahale edemiyormuşcasına güçsüz hissedebiliriz. Bazen tekrar sıfırdan başlamanın mümkün olmadığını düşünecek kadar yorgun hissedebiliriz.

Ama elimizde tuttuğumuz şey kendi, biricik, eşsiz hayatımız. Tekrar bu yolları hiçbir zaman yürümeyeceğiz. Amin Maalouf’un Doğunun Limanları kitabını çok çok severim. Oradan bir cümleyle bitireyim;

Hayat insana bıkkınlık verecek kadar uzun değil.

Soru ve görüşleriniz için; İletişim sayfasından ya da yorum kısmından bana ulaşabilirsiniz.

Biraz da siz kar(g)alayın!

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Yazar Karga sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin