Yazacak şeyler biriktirmekten nefret ediyorum. Yazacak şeyleri en taze haliyle ifade edebilmek için biriktirmeden yazmak gerekiyor. O yüzden kronolojik olarak en güncel olandan başlayarak ilerleyeceğim. Dünkü Courtauld Gallery ve yarım günlük Londra gezimizin detaylarını aktarmak isterim.

Somerset House
Cumartesi günü koştur koştur buluşmak istemediğimiz için uzun yaz günlerinde daha geç saatlere plan yapabiliyoruz. 14:15’te evden çıktım, Northern line’ı kullanarak Charing Cross metro istasyonunda indim.
Normalde burası beni Trafalgar Meydanı’na götüren, oradan Westminster, St. James ya da Covent Garden gibi lokasyonlara yürüyebileceğim bir durak. Fakat bu kez istikamet Somerset House.
Ben çocukken uzun yıllar paten kaymış, yaklaşık bir sene buz patenine de gitmiş biri olarak aslında Londra’ya gelmeden önce Noel dönemi mutlaka Somerset House’a giderim diye hayal ediyordum. Çünkü bu tarihi binanın avlusuna buz pisti kuruluyor. Fakat hiç yolum düşmedi.
1776’da bugünkü görünümüne kavuşan bu tarihi, sanatsal yapının kapısından içeri adım atar atmaz etkileniyorsunuz. Kışın geçici buz pisti kurulan bu yapıda, yazın ise dönem dönem açıkhava sineması düzenleniyormuş.
WatchHouse
Londra’daki ilk senemde uzun süre Londra’da Ne Yenir? yazısını güncel tuttum; ama sonra ipin ucu kaçtı. WatchHouse‘un hem Hampstead Heath civarındaki, hem de Bank’teki şubesine gitmeyi seviyorum.
Somerset House’un içinde de bir şubesi vardı. Gece 2’den sonra uyuyup sabahın köründe zıpladığım için müze öncesi bir kahve ihtiyacım var. Benim gibi standartta kahve, çay alışkanlığı olmayan biriyseniz kahvenin hala uyku kaçıran bir etkisi var. Hatta bünyem kafeine o kadar alışık değil ki öğlen içsem bile gece uykum kaçıyor, well.
Ben flat white, arkadaşım iced latte alıyor; güneş gözlüksüz çıktığımız bu dengesiz Londra gününde yüzümüze vuran güneşi selamlıyor, bir sonraki yılın seyahat hayallerine dair biraz laflıyoruz.

Courtauld Gallery
Aslında Courtauld Gallery’de İngiltere’nin en değerli Empresyonist koleksiyonlarından biri yer alıyor. Bu akımı çok seven biri olarak uzun zamandır ziyaret etmek istediğim bir galeriydi. Yetişkinler için giriş ücreti 12pound’du(2025). Online dea alabilirsiniz, biz gişeden aldık. Zaten ücretli bir müze olduğu için kalabalık değil.
Courtauld Gallery’de eserlerin sergilendiği üç kat bulunuyor. Benim gibi merdiven fotoğraflamayı seven biri için kat merdivenleri bile çok estetik ve sanatsal. Biz gezmeye en üst kattan başladık.
Çünkü arkadaşım “empresyonistlerle içimiz açılsın, Rönesans eserlerini sonra görürüz” dedi, ki gerçekten biri ne kadar iç açıcıysa diğeri o kadar iç karartıcı olabiliyor. 🙂
En üst kat bir cennet. Édouard Manet,Claude Monet, Van Gogh, Pierre-Auguste Renoir, Paul Cézanne, Georges Seurat, Paul Gauguin, Edgar Degas gibi isimlerin eserleri var.
Alttaki iki katta her ne kadar belli başlı Rubens eserleri olsa da %60’lık kısmı ilgimi çekmedi diyebilirim. Lucas Cranach the Elder – Adam and Eve müthişti.

Courtauld Gallery – Müze Dükkanı
Bu kısma ayrı parantez açalım. Şimdiye kadar gördüğüm en özenli müze dükkanlarından biriydi. “Neden Aperol satıyorlar?” diye düşünürken, aperol şişelerinin ve kadehlerin hemen arkasında “A Bar at the Folies-Bergere” eserini görmek, bale papucu süslerinin arkasında Edgar Degas – Two Dancers on a Stage’i görmek çok yaratıcı.
Kendime mum, Renoir – La Loge (The Theatre Box) temalı bir kalemkutu, Lucas Cranach the Elder – Adam and Eve tablosunun kapak görseli olduğu bir defter aldım. Normalde genelde bir hediye hakkı veririm; ama burada tutamadım. Aklım kesinlikle alamadıklarımda. 🙂 Özellikle başucu aydınlatmaları çok güzel ve bir o kadar pahalıydı.

Pardon Sandviçinizi Benim Olabilir Mi?
Galeriden çıktık, biraz dinlenmek için Somerset House’un dışındaki oturma alanlarına gittik. Rengarenk demir sandalyeler bana Nice’i ve sandalye simgesini hatırlattı. Dev ahşap masalardan birine kurulduk. Yanımızda birileri o kadar lezzetli duran bir sandviç yiyordu ki, paketten ismi okumaya çalışsak da başarılı olamadık. Arkadaşım sordu;
“Pardon, sandviçiniz göründüğü kadar güzel mi diye merak ettik. Nereden aldığınızı sorabilir miyiz?” 🙂
B Bagel Bakery diye bir yerden almışlar. Daha önce duymadığım ve gözüme çarpmayan bir yerdi. Not alındı, gerçekten çok iyi duruyor. Ama biz oturup rahat rahat bir şeyler yemek istediğimiz için listelerimizdeki kayıtlı restoranlar tarandı.

Bancone Covent Garden
Uzun süredir listemde olan, genel olarak taze makarna yiyebileceğiniz bir İtalyan restoranı. Somerset House’a 10 dakika yürüme mesafesinde. Rezervasyon istiyordu, fakat erken saatler olduğu için şansımızı denedik.
Bekletmeden boş yerlere aldılar. Michelin listesinde olan bu restoranda ikimiz de cevizli makarna yedik, beyaz şarap içtik. Dilerseniz truffle ekletebiliyorsunuz. Makarna yumurta sarısı ile birlikte geliyor. Ben yumurtanın böyle bariz gözüktüğü her şeyden kaçarım. Yumurtalı piyaz, pide, dalyan köfte, yumurtalı Asya ramenleri hepsinden kaçtım şimdiye kadar. Pad Thai’yi bile yumurtasız sipariş ederim genelde. Neyse bu makarnayı yedim. Lezzetliydi.
“Öldüm, bittim, aşmıştı” diyemem; ama güzeldi ve böyle bir yer için fiyat zaten ortalama.(12 pound)
Kapanış
Mekandan çıkınca Covent Garden sokaklarına dalıp. Uniqlo’dan bir iki parça bir şeyler alıp Tottenham Court, Now Building’de bir iki video çekip evlere dağıldık. Kronolojik olarak geriye gittiğim diğer yazılarda görüşmek üzere!
Soru ve görüşleriniz için; İletişim sayfasından ya da yorum kısmından bana ulaşabilirsiniz.


Biraz da siz kar(g)alayın!