person holding a book
, , , , ,

Yürümenin Felsefesi

Written by

·

Frederic Gros’un yazdığı Yürümenin Felsefesi, Storytel üzerinden dinlediğim bir kitap. Genelde kitap okumayı dinlemeye tercih ederim; ama Yürümenin Felsefesi’ni okusaydım bu denli keyif almazdım. Hem içeriği hem de İbrahim Selim’in sakin seslendirmesini sevdim. Yazımda kitaptan alıntılara, yürüyüş eylemine ve kitabın bendeki yansımalarına değinmek istiyorum.

”Yaşamak için ayağa kalkmışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir.” Henry David Thoreau

Yalnız Yürümek Mi, Birileriyle Yürümek Mi?

Instagram’da(@yazarkarga) “tek yürümek mi, birileriyle yürümek mi?” anketi yaptım. %75 oranında tek yürümek seçeneği işaretlendi. Şehri keşfederken yanımda iyi eşlikçilerin olması ve heyecanımı onlarla paylaşmak eğlenceli geliyor; ama doğa yürüyüşlerinde tek olmayı tercih ederim. Yürümenin Felsefesi kitabında Henry David Thoreau’nun aşağıdaki yaklaşımını sevdim;

“Hal böyleyken en iyisi tek başına yürümektir. Tabii ki insan hiçbir zaman tamamen yalnız değildir. Thoreau’nun söylediği gibi özellikle kimselerin uğramadığı sabah saatlerinde bana eşlik eden pek çok arkadaşım olur. Ağaçlar, güneş, çakıl taşları… Aslında bizi yalnızlığa sürükleyen çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. Sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür.”

Thoreau konuyu yürüyüşten alıp daha derin bir noktaya taşımış. Kaliteli sosyallik hepimizin ihtiyacı; ama kaliteli yalnızlık da öyle. Kendi başına vakit geçirmeyi bilmeyen tanıdıklarım var. İhtiyaç duyduğum anlarda yalnızlığıma kaçamazsam kafayı yerim. Enerjiyi temizlemenin, sıfırlanmanın, iyileşmenin, kendini bulmanın en müthiş yolu kendine kaçmak.

Yürümenin Felsefesi
Yürümenin Felsefesi

Doğa Yürüyüşleri

İstanbul’dayken Validebağ Korusu’na yürüme mesafesindeydim ve sık sık giderdim. Anne With An E dizisiyle birlikte doğaya ve mevsimlere olan bakış açım değişmişti, sonraki yıllarda da doğaya dönme ve gözlemleme ihtiyacım katlanarak devam etti. Korunun belirli alanlarını karış karış ezberledim. Meşe palamutları ne zaman çıkar, yeşil papağanlar kaç gibi Çamlıca’ya doğru uçar, hangi ağacın yamacında kestirmek daha keyiflidir…

Şubat sonlarına doğru Hampstead Heath’te doğa yürüyüşlerine başlamıştım. Yeni bir alışkanlık edinme isteğiyle başlayan bu yürüyüşler her geçen gün daha keyifli bir hal aldı. Hampstead Heath, Londra’da yaklaşık 800 dönümlük bir arazi. Onlarca çeşit bitki ve hayvanı kapsıyor. İçinde minik minik göller, köprüler, sanat eserlerinin olduğu bir müze mevcut. Kaybolduğum da oldu, her gün ayrı keşifler yaptığım da, devrilmiş ağaçların kocaman gövdesinde uzun uzun oturduğum da… Yağmura yakalandığım da oldu, çamurlara battığım da, çiy tanelerini fotoğrafladığım da, senenin ilk bahar çiçeklerini gördüğüm de… O yüzden bir yürüyüş esnasında Yürümenin Felsefesi kitabında aşağıdaki satırları dinlemek çok keyifli geldi.

Hampstead Heath - Yürümenin Felsefesi
Hampstead Heath – Yürümenin Felsefesi


Doğaya dalıp gitmek dikkatimizi dağıtır. Her şey sizinle konuşur, sizi selamlar, sizden ilgi ister. Ağaçlar, çiçekler, yolların rengi, rüzgarın iniltisi, böceklerin vızıltısı, derelerin çağaltısı adımlarınızın sesi, hepsi varlığınıza yanıt veren mırıltılardır. Yağmur da öyle. İnce yumuşak bir yağmur şaşmaz bir refakatçi; rengini, ahengini, eslerini dinlediğiniz bir mırıltıdır. Taşa düşen damlaların o kendine has şıpırtısı, hızı değişmeyen yağmurun ezgilerle örülmüş uzun sicimleri, tefekkürün mutlak kavrayışıyla bize sunulan onca şeye şahitlik ederek yürürken yalnız kalmak mümkün değildir. Bir gayret kayanın tepesine tırmandıktan sonra oturup manzarayı seyre daldığımızda yaşadığımız sarhoşluk, o araziler, evler, ormanlar, patikalar hepsi bizimdir; bizim içindir. Yükselerek onların efendisi kılarız kendimizi. Geriye bu hakimiyetin tadını çıkarmak kalır sadece. Dünyaya sahip olunca kim yalnız hissedebilir ki kendini? Görmek egemen olmak, bakmak sahip olmak demektir hem de mülkiyetin külfetleri olmadan. Dünyanın manzarasından adeta çalarak faydalanırız. Ama tam olarak çalmak da değildir bu. Çünkü tırmanmak, emek sarfetmeyi gerektirir. Gördüğüm, görebildiğim her şey bana aittir. Ne kadar uzağı görüyorsam o kadar çoğuna sahibim, yalnız değilim. Dünya bana ait, benim için ve benimle var.

Yürümenin Felsefesi – Rousseau

Yürümenin Felsefesi, Nietzsche ile başlıyor. Yürüme ve felsefe söz konusu olduğunda Nietzsche’den söz etmemek imkansız. Arthur Rimbaud’dan Gandhi’ye pek çok kişinin hayatına ve yürüyüşlerine değiniyor. Ben yazımın bu kısmında Rousseau’dan bazı kesitlere yer vereceğim,

Yürüyüş Günlükleri

Rousseau sadece yürürken gerçek anlamda düşünebildiğini, aklını toparlayabildiğini, yaratabildiğini ve esin bulabildiğini söyler. Fikirler uzun gezintiler esnasında gelir aklına. Cümleler yoldayken sıçrar dudaklarına, patikalar harekete geçirir hayal gücünü. “Yürümeden hiçbir şey yapmam, benim çalışma odam kırlardır. Masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. Çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. Yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.”

Özellikle müzik dinlemediğim doğa yürüyüşlerinin zihnimi açan bir etkisi var. Bazen yürüyüş dönüşünde günlük tutup aklıma gelenleri not alıyorum. Yogada kök çakra çalışılan bir derste eğitmen “kaybolduğunuzu hissettiğinizde toprakla, evrenle temas kurun. Elleriniz, ayaklarınız toprağa dokunsun.” öğüdünü vermişti. Sahiden de sanatla uğraşan, hayatın içinde sıkışıp kaldığını düşünen kişilerin doğada boylu boyunca yürümesi yaratıcılığa katkı sağlayabilir. En azından bana sağlıyor.

Ormanlarda kıvrılan patikaları izleye izleye yapılan özgür yürüyüşlerde keşif yapılır. Yüreğinizi daha iyi dinleyebilmek için kaybolmak, içinizde pırpır eden ilk insanı duyumsamak. Nihayetinde kendinizle daha barışık olursunuz, artık kendinize tapmaz, sadece seversiniz kendinizi. Başkalarıyla da daha barışık olursunuz, kimseden iğrenmezsiniz artık. Onlara canı gönülden merhamet duyarsınız. Yorgun güneşin telaşsızlığında, döne döne yere düşen ölü yaprakların dinginliğinde, doğanın derin soluk alıp verişlerinde yıkanan bu yollarda ağaçların arkasından bakınca; korkuları, haksız böbürlenmeleri, anlık mutlulukları ve kızgınlıklarıyla medeni dünya ve toplum uzun zamandır süren bir felaketten başka bir şey değildir. Medeni insanın durumuyla vahşi insanın durumunu hiçbir peşin hükme kapılmadan mukayese edin ve elinizden geliyorsa medeni insanın kötülüğünden, ihtiyaçlarından ve sefilliğinden başka acıya ve ölüme kaç yeni kapı açtığını bir araştırın.

Bu Yaşadığım Hayat Benim Miydi?

Koçluk eğitiminin bir seansında bir arkadaşımızla birbirimize demo koçluk yaparken yaşlılığımıza gittik. Kendine ne söyleyeceğini konuştuk. Cümlelerinden biri “bu yaşadığım hayat benim miydi?” cümlesiydi. Nedense bu cümle aklımda çok yer etti. Bazen yaşadığımız hayata yabancılaşıyoruz. Kalabalıklar peşinde sürükleniyoruz. Ki Seneca’nın bu konuda çetin itirazları var.(bkz. Mutlu Yaşam Üzerine & Seneca)

Aşağıdaki son satırlar arkadaşımın sorusuyla paralellik gösteriyor. Ama Rousseau yaşlılık dönemlerindeki yürüyüşlerinde kaygılardan arınıp huzura yelken açmış adeta. Omzundaki tüm yükleri atmış, anılarla barışmış, kayıtsızlık boyutuna geçmiş. Bu satırları dinlerken iyi ve kötü her şeyin geçici olduğunu hatırlamak çok iyi geldi bana. Hayatın aslında ne denli hızla aktığını bilmek o an gördüklerime, soluduğum havaya daha çok şükran duymamı sağladı. Derin derin oksijeni soludum, yüzüme istemsiz bir tebessüm ve rahatlık oturdu. Huzur için yaşlanmayı beklemeye gerek yok belki de?

Artık yeni buluşları teşvik etmek için değil, sadece ve sadece hiçbir şey için çıkar yürüyüşe. Batan güneşin hareketine katılmak, dakikaların, saatlerin, günlerin temposunu ağır adımlarıyla aksettirmek için… Günü biraz da olsa vurgulamak adına müzik çalarken parmakların farkında olmadan tempo tutması gibi düşünmeksizin yürür. Burdaki asıl mevzu, artık hiçbir şey beklemiyor olmaktır. Zamana bırakmaktır kendini. Günlerin barışına, gecelerin alçalışına teslim olmaktır. Bu bağlamda mutluluk sarsıntısız ve kesintisiz tekdüze ve ılımlı bir hareket ister. Yürümek zamana eşlik etmek, bir çocukla gezer gibi zamanın temposuna ayak uydurmak demektir. Derken o uzun akşamüstü yürüyüşlerinde unutulmuş anılar bir bir bilince çıkar, eski arkadaşları gibi selamlar onları. Nihayet bu anıları hoş görmektedir. Hatırlamak artık hiçbir yaranın kabuğunu kaldırmamakta veya kayıp bir mutluluğun ruhu yoran hasretine uyandırmamaktadır. Su bitkileri gibi yüzeyde dalgalanırlar. Sadece renkleri ve biçimleri farklıdır. Kayıtsız bir şekilde gülümseyerek, yaşanmışlıkları zaman zaman muğlak, zaman zaman eğlenceli, zaman zaman kesin hislerle hatırlar artık. O hayalperest çocuk, dünyevi zevklerle mest olmuş o genç adam gerçekten ben miydim?

Yürümenin Felsefesi
Yürümenin Felsefesi

Yürümenin Felsefesi – Thoreau

Yürümenin Felsefesi kitabını dinlerken keyif almadığım bir bölüm yok gibiydi. Ama Rousseau ve Thoreau bölümlerinden notlarım çok. (Sesli kitap dinlerken altı çizilesi kısımlarda ekran görüntüsü alıyorum. Yürüyüş sonrasında notları yazıyorum.)

Kitapta bahsi geçen her ünlü kişinin hayatından kesitlere ve özellikle yürüyüşle ilgili bölümlere uzun uzun değiniliyor. Zaten onları dinleyince “bu kişilerin yaptığı şey yürümekse benim yaptığım ne?” diye sorguluyor insan. Zira içlerinde kilometrelerce yürüyüp şehir değiştirenler var. Bizler ise genelde belirli sınırların içerisinde volta atıyoruz.

Thoreau’nun ekonomi ilkesi sevdiğim kısımlardan biriydi; Yeni ekonominin ilkesi basittir. Herhangi bir eylemin ne kazandıracağı değil, bu eylemin gerçek hayattan neyi alıp götüreceği sorulmalıdır. Bir şeyin maliyeti aslında ister derhal ister uzun vadede olsun hayatta neye mal olduğuyla ölçülür.

Hayatın içinde kazançlarımıza odaklanarak sürüklenip giderken, nelerden feragat ettiğimizi, hangi olasılıklardan vazgeçtiğimizi düşünmüyoruz genelde. “Zaman en değerli hazine”yse başka bir dünya mümkün olsaydı keşke. Zira en dinç, parlak çağlar önce saçma sapan bir eğitim sistemine sonra da iş hayatının yarı mahkum hallerine heba oluyor.

Kar ve Fayda Arasındaki Fark

Birinin bizim yerimize yürüyüş yapması mümkün mü? Üzerine kafa yormadığım bir meseleydi.:) Thoreau aşağıdaki satırlarda kar ve faydanın farklarına değinmiş. “Derinlemesine yaşamak işte bunu bizim yerimize kimse yapamaz.”

Yürüyüş sırasında insanı serseme çeviren dünyalık dertlerin kuşatmasından kurtulur ve aklım zevzeklerin bıkkınlık verici boşboğazlıklarından azade kendime kulak verebilir. Tüm gün kendi kendimi sermayesi olurum. Ya dinleyerek ya da düşüncelere dalarak geçirdiğim sadece bana ait bir zaman. Doğa bütün cömertliğiyle renklerini öylece bana sunar, yalnızca bana. Yürümek bütün duyularımı açar ve varoluşu tüm detaylarıyla hissederim. Bunlar bize bir şey ifade ediyor; yürümek insana kar değil fayda sağlar. Hem de fazlasıyla. Karla fayda arasındaki fark, kar getiren eylemleri benim yerime bir başkasının da yapabilecek olmasıdır. Öte yandan benim için faydalı olan şey tavırlara, davranışlara, yaşamın başkasına kati surette devredemeyeceğim anlarına bağlıdır. Thoreau bir mektubunda kendiniz için saptadığınız herhangi bir eylemi tartabilmek için şu soruyu sormanızı öğütler; bunu benim yerime başkası da yapabilir mi? Cevabınız evetse o fikri bırakın, tabii hayati önem taşımıyorsa. Derinlemesine yaşamak, işte bunu bizim yerimize kimse yapamaz. İş için yerimize bir başkasını verebiliriz; ama yürümek için veremeyiz. Daha çok para kazanmak adına sade bir yaşamdan neleri feda ediyorum. Zengin olmak zenginlere nelere mal oluyor?

Yürürken Dönüşmek

Gördüğümü kendimin kılarım. Hayallerime dönüyorum hep, dünya zenginliğinin sırtında taşınmış ebedi bir servet bu. Dar günde kenara koyulacak bir şey.

Kendi kendimizin esiriyizdir. Toplumsal görüşün tiranlığından yakınırız; ama bireysel görüşün tiranlığı yanında o hiçbir şeydir. Kendi yargılarımıza saplanmışızdır. Thoreau yürümek kendini bulmak değil, kendine yeniden şekil vermek için imkan yaratmaktır. Hakiki yaşam büyük bir yolculuktur.

Yürümek bir dönüşüm, bir çağrıdır. Her şeyi ardımızda bırakmak ve kendimizi arındırmak için yürürüz. Dünyanın keşmekeşini, mesuliyet dağını, didinmelerimizi ardımızda bırakırız. Unutmak, artık burada olmamak için kara yollarının muazzam sıkıcılığından, orman yollarının monotonluğundan iyisi yoktur. Yürüyün, bağlarınızı koparın, terk-i diyar eyleyin.

Yürümenin Felsefesi – Kant

Ben yazımın son kısmında Kant ile ilgili bazı satırlara yer vereceğim. Kant ancak yürüyüşle birlikte zihnin insanın emrine amade olacağını, gerçek düşüncelerin böyle yüzeye çıkacağını savunuyor. Kant şaşmaz bir disiplinle yürüyüşler yapmış biri. Aşağıdaki satırları dinlerken Naval Ravikant’ın “savaş çıksa bile sabah sporumu yaparım” yaklaşımı aklıma geldi. Kant’ın yürüyüş yaklaşımıöz disiplin namına dersler barındırıyor;

Yürümenin ikinci yönü düzenliliktir. Kant’ın etkileyici yanı kusursuz disiplinidir. O gündelik yürüyüşler her gün çalışarak geçirdiği saatlerin simgesi ve refakatçisidir. Her bir gün, bir sayfa yazı bir kanıt bir ispat demekti. Bu günler bir araya gelince de devasa bir külliyata dönüştü. Burada etkileyici olan tekrarlanan bir çaba, tekrarlanan küçük bir eylem, yani disiplin aracılığıyla ortaya çıkan devleşme fikridir. Yapıt zamanı askıya alan bir ilham anında değil, taş üstüne taş koyularak oluşmuştur. Tıpkı üç dört günlük bir yürüyüşten sonra bir tepenin zirvesindeyken arkanıza dönüp yola çıktığınız noktayı görmeniz gibi. Bu büyük mesafe sebatla atılan minicik adımlarla aşılmıştır. Disiplin imkanlı olanın ısrarla tekrarlanmasıyla fethedilen imkansızlıktır. Kant’ın öğleden sonra saat 5’te evden çıkıp yürüyüşünü yapacağı kesinkez bilinirdi. Değişmez bir ritüeldi ve güneşin doğudan doğması kadar kesindi. Kaçınılmazlık düzenliliğe kaçınılmazlığı ekler. Fakat bu öğrenilmiş, yapa yapa ilke haline gelmiş bir kaçınılmazlıktır. Disiplinle birlikte kişi kendi kaderini bizzat tayin edebilir.

***

Bu senem Felsefenin Tesellisi ile başlamıştı, ufukta yine bu eksende kitaplar var gibi. Yürümenin Felsefesi ile ilgili yazıma Rousseau ile son vereceğim.

Bu yürüyüşlerde kendinize şefkat gösterirsiniz. Bahaneler bulmak yerine affedersiniz kendinizi. Kaybedecek bir şey yoktur artık. Tek yapmanız gereken yürümeye devam etmektir. Etraftaki her şey bu yeni çehreden nasiplenir. Gizlenen ürkek kuşa, boynunu bükmüş kırılgan çiçeğe, sık yapraklara karşı duyarlısınızdır. Çünkü bu amaçsız ve sakin yürüyüşler sırasında dünyadan bir şeyi beklemeyi bırakır bırakmaz dünya da kendini size verir. Bırakır, teslim olur. Hiçbir şey beklemez olduğunuzda mevcudiyet için bir takviye, karşılıksız bir lütuf olarak sunulur her şey. Yorgunluklar, başarılar, planlar, beklentiler dünyasında çoktan ölmüşsünüzdür. Ama bu güneş, bu renkler, şurda kıvrıla kıvrıla yükselen mavi duman, bu çıtırdayan dallar hepsi ama hepsi birer hediyedir. Her şey elinizden kayıp gitmiş, diğer yandan pek çok şey bahşedilmiştir.

Hizmetler: Koçluk almak ister misiniz?

Soru ve görüşleriniz için; İletişim sayfasından ya da yorum kısmından bana ulaşabilirsiniz.

Biraz da siz kar(g)alayın!

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Yazar Karga sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin